SAĞLIK VE MUTLULUĞUN YOLU AŞKTAN GEÇİYOR

Posted by admin on Nisan 30th, 2008

Memorial Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Abdullah Özkardeş,14 Şubat Sevgililer Günü yaklaşırken, “Aşkın nörolojik kimyası”nı anlattı.

Aşkın psikolojik etkileri olduğu kadar fizyolojik etkileri de bulunuyor

Aşkı yaşam felsefesi ya da tarzı olarak gören bir toplumun fertleriyiz. Hemen hemen herkesin; günlük hayatında, mırıldandığı şarkılarda, sohbetlerinde sıklıkla kullandığı, uğruna avare olup, varından yoğundan vazgeçebildiği; dünyayı titreten hükümdarları bile ‘Bir gözleri ahuya esir eden’ evrensel fenomen:Aşk

Aşk nasıl oluşur? Önce bir hayranlık hissi gelişir. Birlikte olmak, görmek, büyük bir haz vermeye başlar. Hayranlık duyulan kişiye karşı ümitler yeşerir. Yavaş yavaş aşk oluşmaktadır artık. Daha sonra kristalleştirme denilen bir dönem başlar. Yani dünyadaki tüm güzelliklerin ve iyiliklerin sevilen kişide bulunması. Her şey ve her fikir onu hatırlatır. Sevilen kişi sevenin gözünde yüceldikçe yücelir. Şüphe evresi bundan sonra gelir. Hayranlık yerini endişelere bırakır. Acaba beni sevmiyor mu? Gerçekleşmeyen ümitler kuşkularla yer değiştirir. En sonunda 2. kez kristalleştirme dönemi gelir. Sevgilide yeni cazibeler keşfedilir. Onsuz yaşanamayacağı düşünülür.

Bütün bunlar olurken ve yaşanırken; insan vücudunun kumanda merkezi olan beyinde, sinir sisteminde neler olmaktadır? Aşkı oluşumunda rol oynayan sinir sistemi yapıları nelerdir?

Yoğun romantik aşk; tüm kültürlerde görülebilen, evrensel bir fenomen olarak kabul edilmektedir. Romantik aşk, özellikle erken dönemlerde kendine özgü psikolojik ve fizyolojik özellikleri ve davranışları birlikte getirmektedir. Bunlar; coşku ve mutluluk, seçilmiş kişiye odaklanan yoğun dikkat, yine seçilen kişi hakkında şüpheli düşünceler veya duygusal olarak ona aşırı bağımlılık, tutku ve aşırı enerji olarak özetlenebilir. Bunlar, bilim adamları tarafından tanımlanabilmekte ve ölçülebilmektedir.

Aşk, stres ve gerginliği alıyor

Aşk, oldukça karışık nörobiyolojik bir olay olarak tanımlanmaktadır. Beyin içerisinde; güven, inanç, haz duyma ve ödüllendirme fonksiyonları etkinleşmektedir. Bu fonksiyonlar; oksitosin, vazopressin, dopamin ve serotonin isimli maddeler aracılığı ile gerçekleşmektedir. Gebelik ve süt verme dönemlerinde farklı etkileri olan oksitosin, duyguları değiştirebilmektedir. Bu hormon; sevecenlik ve duygusallık dönemlerinde bol miktarda salgılanmakta, oksitosin arttıkça aşk duyguları da o paralellikle artmaktadır. Stres ve gerginlik dönemlerinde oksitosin salgılanması azalmaktadır.

Aşk ölçülebiliyor

Bazı çalışmalarda, fonksiyonel MRI kullanılarak, romantik aşk ile ilgili sinir yapıları incelenebilmiştir. MRI yapılırken kişiye sevdiği kişinin fotoğrafları gösterilmektedir ve daha sonra arkadaşlarının fotoğrafları gösterilerek tekrar MRI yapılmaktadır. Her iki durumda elde edilen sonuçlar kıyaslanabilmektedir. Romantik aşk; Ventral Tegmantal Alan, Ventral Striatum ve Nukleus Accumbens denen beyin kabuğunun altındaki bölümlerle ilişkilendirilmiştir. Yoğun aşk duyguları yaşanırken, bu bölgelerde faaliyetler artmaktadır.

Uykusuzluk ve iştah kaybı aşk belirtisi

Romantik aşkın; aşırı canlılık, enerji, uykusuzluk, iştah kaybı gibi bazı davranış özellikleri, kokain bağımlılarında görülen davranışlara benzemektedir. Kokain alanlarda da, fonksiyonel MRI ile Ventral Tegmental alanın aktif olduğu gösterilmiştir.

Pek çok insanın “En büyük zaafı” olarak bilinen çikolata, yine aynı bölgelerdeki faaliyeti artırmaktadır.

Aşkın sağlık ve mutluluk gibi sonuçları da bulunmaktadır. Aşk, yukarıda bahsedilen bölgelerin yanı sıra, duygulanım, dikkat, motivasyon ve hafıza ile ilgili beyin alanlarını da aktif hale getirir. Bu yapıların aktifleşmesi, stresin azaltılması gibi sonuçlar verir. Zamanla, beynin kendisi üzerinde koruyucu bir etki oluşur. Bu nedenle aşk, sağlıklı ve mutlu olmayı uyarır.

SOĞUK VE KARLI HAVALARDA CİLDİNİZE ÖZEN GÖSTERİN

Posted by admin on Nisan 30th, 2008

Kar yağışı, şiddetli rüzgar ve kuru hava… Kış aylarında cildimizi tehdit eden bu faktörlere karşı dikkatli olmak gerekiyor. Cilt sağlığımızı korumanın yolu da; soğuktan kendimizi sakınmanın yanısıra; düzenli bakım ve doğru beslenmeden geçiyor. Peki soğuk havalarda güzelliğin anahtarı cildimizi korumak için neler yapmak gerekiyor.

Etiler Memorial Tıp Merkezi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Zerrin Baysal’la “Kış aylarında cilt bakımı” hakkında bilgi verdi.

Cildinize nem verin!

Ciltteki nem oranı özellikle mevsimsel geçişlerde çok önemlidir. Çünkü yazın cildimiz UV ışınlardan etkilenir ve kış geldiğinde; kararmış, bronzlaşmış, kurumuş ve kırışmış olur. Havaların giderek soğumasıyla birlikte cildin içerdiği su miktarı aniden düşer. Dolayısıyla normal zamanlarda kullandığımız cilt bakım ürünlerini değiştirmek gerekebilir. Mevsim normallerinde sadece su bazlı nemlendiriciler cildimiz için yeteli olabiliyorken, bu durumun ortadan kalkmasıyla artık yağ içeriği ve onarıcı özelliği yüksek olanları kullanmak gerekir.

Sıcak suya dikkat!

Kışın karlı ve soğuk havalarda, ısınmak amacıyla vücudun sıcak su ile yıkanması uygulaması son derece yanlıştır. Çok sıcak suyla yıkamak yüzü kurutup matlaştırıcı etki yapabilir. Sıcak su ile saç yıkanması ise saç kırılganlığını artırır; saçı kurutur, matlaştırır.

Islak saç ile dışarı çıkmayın

Islak saçla dışarı çıkarken unutulmaması gereken şey ıslak deriyle dışarı çıkılmasının zararlı olduğudur. Islak deri kuru ve soğuk hava ile temasta bulunursa deride hücreler arası suyun kaybına neden olur ve kurumalar gelişir.

Soğuk hava, damarların büzülmesine neden olarak derinin sağlıklı beslenmesini engeller. Bu da; soluk, mat ve kuru bir cilt oluşturur. Rüzgar ise hem soğuk havanın etkisini artırır hem de fiziksel travma ile egzema gelişimine neden olabilir.

Soğuk ve rüzgara karşı sadece atkı ve bere ile kamuflaj yapılmadan dışarı çıkılmamalıdır.

Sağlıklı bir cilt için bol bol havuç, kayısı ve domates…

Vitamin ve mineraller cildimizi rahatlatır, deride daha parlak pürüzsüz bir görünüm sağlar. Bunu da deri altı dokusuna gerekli olan nemlenmeyi sağlayarak yapar. A, C, E vitaminleri ile taze havuç, kayısı ve domateste bolca bulunan Beta Karoten’i mümkün olduğunca çok tüketmek önemlidir. Bu vitaminlerin antioksidan değerleri çok yüksektir ve olumsuz hava koşullarının cilde verdiği zararlarla savaşıp cilt hasarlarını onarır. Ayrıca her zaman yediğimizden daha fazla taze meyve ve sebze yemeye gayret etmek gerekir.

Sadece yüzünüze değil vücudunuza da özen gösterin

Her zaman yüz cildimiz ilk planda düşünüldüğü için aslında gerçekten su kaybı yüksek olan vücut derimiz ihmal edilir. Soğuk havaların gelmesiyle vücudu kapatan kıyafetler tercih edildiğinden problemin varlığı da görülmez.

Oysa özellikle her gün banyo sonrasında mutlaka vücut nemlendiricileri sürülmelidir. Deri henüz nemliyken sürülmeleri daha başarılı sonuç verir. Nemlendirici krem ya da losyonlar gelişigüzel seçilmemeli, içeriklerine dikkat edilmeli, bu konuda Dermatoloji uzmanlarından yardım alınmalıdır. Özellikle vazelin, dimetikon, gliserin, linoleik asit, seramid gibi maddeleri içerenler tercih etmek gerekir.

Kış aylarında da güneş koruyucu ürün kullanmaya devam edin!

UV sebebiyle gelişmiş kırışıklıklar için acil önlem almak gerekir. Öncelikle şunun bilinmesi gerekir ki; sonbaharda da kış aylarında da güneş koruyucu ürünler kullanılmaya devam edilmelidir. Çünkü gün ışığının olduğu her mevsimde ve saatte cildimiz UV ışınlarına maruz kalır ve gittikçe yaşlanır. Yaşlanmış ya da kırışmış ciltler için antioksidan özellikleri olan gece kremleri, maske ürünleri ve de cildin kalınlığını azaltmaya yönelik tedavi yöntemleri tercih edilmelidir. Cilt kalınlığını azaltan en etkili tedavi yöntemi peeling tedavisidir ve bu tedavi mutlaka dermatologlar tarafından yapılan kimyasal peeling olmalıdır.

Kimyasal peeling sadece kırışıklıklara yönelik etkili bir yöntem değil, aynı zamanda güneş ışınlarıyla oluşmuş pigmantasyonları ve akneyi azaltıp, yüze canlı şeffaf bir görüntü sağlamak için ideal olan tedavi yöntemidir.

Her mevsim öncesi, cildimizi etkileyen hava koşullarına göre gerekli tıbbi ve kozmetik tedavi yöntemlerini uygulamak ve uygulatmak, hem oluşabilecek hasarları önler, hem de sürekli olarak sağlıklı ve genç bir cilde sahip olmamızı sağlar. Özellikle ani hava değişikliklerinde bilinçli hareket etmek gerekir.

ASTIM VE ALERJİ KONUSUNDA YANLIŞ BİLİNENLER

Posted by admin on Nisan 30th, 2008

Suadiye Memorial Tıp Merkezi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. İlkay Keskinel “Astım hastalığı ve alerji şikayetleri hakkında bilgi verdi. Keskinel, bu rahatsızlıklar konusunda toplumda yaygın ancak yanlış pek çok düşüncenin olduğunu belirlerek, dikkat edilmesi gereken noktaları sıraladı.

“Astım, bulaşıcı bir hastalıktır”

Astım, genetik faktörlerin altta yattığı, çevresel faktörlerle tetiklenebilen bir hastalıktır.

Bir enfeksiyon hastalığı olmadığından bir kişiden diğerine bulaşması söz konusu değildir.

“Astım tedavisinde kullanılan spreyler alışkanlık/bağımlılık yapar, ciğerleri kurutur; bir kez başlarsam bir daha hiç bırakamam”

Sprey ya da kuru toz şeklinde ilaçların uygulanması, bağımlılık yapması söz konusu değildir. Bu konudaki yaygın inanışının tam tersine, tüm ilaç uygulama şekilleri arasında en zararsızıdır denebilir. Ağızdan (tablet ya da kapsül) ve enjeksiyon şeklinde (damardan ya da kas içine) ilaç uygulandığında, verilen doz kana karışır, tüm vücuda yayılır. Oysa sprey/kuru toz uygulayıcıları kullanıldığında, sistemik uygulamaya göre çok daha küçük miktarda ilaç (mikrogram düzeyinde) verilmektedir. Bunun sebebi; ilacın hedef bölgeye vücutta dolaşmadan, doğrudan ulaşmasıdır. Bu yolla ilaç verilmesinin bağımlılık yapması söz konusu değildir.

Astım tedavisinde kullanılan ilaçların akciğerleri “kurutması” mümkün değildir. Uzun araştırmalar sonucu geliştirilmiş olan bu ilaçları hekiminiz, her ilacı olduğu gibi, olası yarar ve zararını göz önünde bulundurarak reçetelemektedir.

“Kortizon, çok zararlıdır, ne olursa olsun kullanılmamasını gerektirecek pek çok yan etkisi bulunmaktadır”

Zararsız olduğunu düşündüğümüz vitaminleri ve tamamen bitkisel ilaçları da kapsayacak şekilde her ilacın yan etkisi olabilir. Buna kortizon da dahildir. Önemli olan, ilacın beklenen yararının potansiyel zararından büyük olmasıdır. Başka bir deyişle; eğer o ilacı kullanmamak hastaya daha çok zarar verecekse, hasta ilacı kullanmalıdır.

Astımlı hastalara kortizon ancak ağır durumlarda (kriz ya da alevlenme gibi) ağızdan ya da enjeksiyon yoluyla verilir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi kana hemen hiç karışmayan sprey şeklindeki kortizonun neredeyse hiç yan etkisi yoktur. Kimi hastalarda sprey şeklindeki kortizon kullanımına bağlı ses kısıklığı ya da kuru öksürük gibi şikayetler çok basit bir önlemle, yani spreyi kullandıktan sonra ağzın çalkalanmasıyla önlenebilir.

“Astımın asıl tedavisi alerji aşılarıdır”

Alerji aşıları, ancak belli bir yaş grubundaki ve az sayıda alerjene karşı alerjisi olan hastalarda uygulanır. Bu kararı ancak bir alerji uzmanı vermelidir. Ne yazık ki, günümüzde pek çok astım hastası, aşıyı astımlarını ortadan kaldıracak bir kurtarıcı olarak görmektedir. Aşı sadece belli bir alerjene karşı kişinin duyarlılığını ortadan kaldırabilir. Oysa her astım, alerjik olmadığı gibi; alerjik astımlarda da sadece aşı tedavisi asla yeterli olamaz. Her durumda öncelikle kişinin astımı tedavi edilmelidir. Çünkü aslında geri dönüşlü belirtileri olan astım hastalığı uygun şekilde tedavi edilmediğinde akciğerlerde kalıcı hasar bırakabilmektedir.

“Kendimi iyi hissediyorum, şikayetlerim düzeldi, öyleyse ilaçlarımı bırakabilirim”

Şikayetler düzelse de, ilaçları azaltma ya da bırakma kararını hasta asla kendi kendine

Vermemelidir. Astım her ne kadar geri dönüşlü belirtilerle seyretse de; eksik tedavi bronşlardaki daralmanın kalıcı hale gelmesine neden olabilir. Bu konuda doktora güvenilmeli ve ilaçların ne kadar süre ile kullanılması kararı uzmanlara bırakılmalıdır.

“Astımlı hastalar spor yapmamalıdır”

Doğru tedavi edilen ve iyi takip edilen astım, kişinin hayatını etkilemez. Astımlı hasta, doktorunun önerisi doğrultusunda spor yapabilir. Yalnızca, bazı hastalarda spor öncesi nefes açıcı ilaç kullanımı gerekli olabilir. Bunun yanında, spordan ziyade; örneğin çok tozlu bir spor salonu ya da aşırı su buharı ile dolu kapalı bir havuz hastanın şikayetlerini başlatabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.

“Etrafımdaki alerjenlerin hangisinden korunayım ki? Kaçınmaktansa bırakayım, vücudum alerjenlere alışsın”

Ne yazık ki, “çivi çiviyi söker” yaklaşımı alerji için geçerli değildir. Yani, herhangi bir alerjene daha çok maruz kalmak, o alerjene “alışmayı” sağlamaz. Tam tersine, solunum yoluyla alınan allerjenlere (örneğin polenler, ev tozu akarları, küf mantarları, kedi-köpek tüyleri gibi) ne kadar çok maruz kalınırsa, geçen zaman içinde alerjik yakınmalar daha da şiddetlenecektir. Bu nedenle, alerjenlerden mümkün olduğunca kaçınmak uygun olacaktır.

“Hamilelikte astım ilaçları bebeğe zararlıdır”

Astımlı hastaların yaklaşık üçte birinde gebelik sırasında astım belirtileri hafifler, üçte birinde değişmez, üçte birinde ise kötüleşir. Daha önce de belirtildiği gibi, sprey şeklindeki ilaçların neredeyse hiç yan etkisi yoktur. Bu nedenle gebelikte doktor önerisi doğrultusunda güvenle kullanılabilirler. Bebeğe asıl zarar verecek olan hekimin kontrolü altında verilecek olan ilaçlar değil, annenin astıma bağlı tedavi edilmemiş sorunlarıdır. Bu nedenle, astımlı hastaların gebelik boyunca hekim kontrolünde olmaları gerekmektedir.

Çocuklar Alo için hijyenin resmini yapacak

Posted by admin on Nisan 30th, 2008

Anne ve çocuklarına, daha sağlıklı koşullar için hijyen alışkanlığı kazandırmayı hedefleyen Alo Hijyenik Beyazlar, çocukların hijyeni eğlenerek öğrenebilecekleri ve sonunda çeşitli hediyeler kazanacakları resim ve öykü yarışması başlatıyor. İlköğretim 4-8’inci sınıf öğrencilerinin katılabileceği yarışmanın başvuruları 30 Nisan 2008’de sona erecek.

“Hijyenik Ailem” konulu resim yarışmasına katılmak isteyen öğrencilerin, A3 resim kağıdına; pastel, sulu ya da guaj boyayla yapılmış resimlerini son teslim tarihine kadar Alo Tüketici Hizmetleri PK. 61, 34739 Erenköy İstanbul adresine posta yoluyla ya da www.hijyenikailem.com internet sitesinden online göndermeleri gerekiyor.

Öykü yarışmasına katılmak isteyenlerin de “Hijyenik Ailem” konulu öykülerini, okunaklı bir şekilde, tükenmez, dolmakalem ya da bilgisayarda yazıp son teslim tarihine kadar posta ya da internet yoluyla ulaştırmaları gerekiyor. Yarışmanın başvuru koşullarının detayları www.hijyenikailem.com internet sitesinden öğrenilebilir…

Alo Hijyenik Beyazlar, Türk İnfeksiyon Vakfı’nın da desteğiyle Ankara, İzmir, Bursa, Konya, Kırklareli ve Uşak illerinde hijyen eğitimleri yürütüyor. Bu şehirlerden yarışmalara katılıp dereceye girenler hem kendilerine hem de okullarına hediye kazandıracaklar. İl birincilerine ve okullarına dijital fotoğraf makinesi, ikinci ve üçüncülerine de MP3 Player hediye edilecek. Bu şehirlerin dışında Türkiye genelinden gelen başvurular da değerlendirmeye alınacak ve birinci öğrenci dijital fotoğraf makinesi , ikinci ve üçüncü de MP3 Player ile ödüllendirilecek.

Yarışma sonunda toplam 28 dijitaj fotoğraf makinesi, 28 de MP3 Player hediye edilecek.

Hijyen seferberliğine destek: www.hijyenikailem.com

Alo Hijyenik Beyazlar, P&G ve Kipa’nın okullarda başlattığı hijyen seferberliği kampanyasına Türk İnfeksiyon Vakfı ile yürüttüğü eğitimlerle destek veriyor. Öykü ve resim yarışmasının da eğitim kapsamında olduğu projede anne ve çocukları için Türk İnfeksiyon Vakfı’nın hazırladığı kitaplar okullarda ve Kipa mağazalarında dağıtılıyor. Ayrıca proje için hazırlanan www.hijyenikailem.com adresli internet sitesi de, anne ve çocuklarının birlikte keyifle gezebilecekleri, hijyenin püf noktalarının anlatıldığı, interaktif ödüllü oyunlar ve yarışmalarla dolu capcanlı bir site…

6. Başağrısı kış okulu başlıyor

Posted by admin on Nisan 30th, 2008

Dünyada ve Türkiye’de en çok rastlanan ağrı çeşidi olan “Başağrısı” Türk Nöroloji Derneği Başağrısı Çalışma Grubu’nun düzenlediği Başağrısı Okulu’nda masaya yatırılıyor. Başağrısı Okulu’nda uzmanlar 3 gün boyunca dünyanın en yaygın hastalığı olan “başağrısı” ve tadavisi ile ilgili son yenilikleri paylaşacak.

Türkiye’de 48 milyon kişi ağrı yaşıyor ve ağrı yaşayanların yüzde 29’u ise baş ağrısı ile mücadele ediyor. Hemen hemen herkes hayatının bir döneminde başağrısı sorunu ile karşılaşıyor. Dünyada ve Türkiye’de en çok rastlanan ağrı çeşidi olan “Başağrısı” nedenleri, teşhisi ve tedavi yöntemleri 20- 24 Şubat tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek 6. Başağrısı Okulu’nda masaya yatırılacak.

Türk Nöroloji Derneği Başağrısı Çalışma Grubunun en önemli etkinliği olarak kabul edilen ve ülkemizde nöroloji alanında bir “OKUL” hizmeti gören bu toplantıda, başağrısı konusunun uzmanları, konuya ilgi duyan hekimler ile deneyimlerini paylaşacak, başağrısı konusunda etkileşimli eğitim verecek. Her yıl ortalama 200’ü aşkın pratisyen hekim, araştırma görevlisi, nörolojiden ve diğer dallardan uzman hekimler ve akademisyenlerin katıldığı toplantılarda, başağrısı türleri, mekanizmaları, tanılandırma ve ilaçla ya da girişimsel tedavileri ele alınacak.

Başağrısına ait tüm konuların yeni bilgiler ışığında derinlemesine tartışılacağını belirten Türk Nöroloji Derneği Başağrısı Çalışma Grubu Başkanı Prof. Mehmet Zarifoğlu, “Özellikle bu yıl başağrısı konusunda uzman yabancı akademisyenlerin de katılıyor olması bizi çok memnun ediyor. Bu toplantıların gelecek yıllarda uluslararası bir boyut kazanacağının da göstergesidir” dedi.


Copyright © 2007 Sağlıklı Yaşam Haberleri. All rights reserved.